eski, yeni, tavan ve sigara

arkasına yaslandı. küllükteki sönmüş sigaraları seyretti bir süre. bir kere bile içine çekmemişti çoğunu, yakıp kül olmalarını seyretmişti. sigaranın da kendisine benzeyen yanları olduğunu düşünüyordu.

fazlasıyla uykusu gelmişti artık, pencereden dışarı baktı, etrafta ışığı yanan bir pencere bulamadı. ışığını söndürüp sabahın olmasını beklemek üzere yatağına yöneldi.

bircan'dan dördüncü mesaj da geldiğinde telefonu yan çevirip mesajları okudu. bircan iyi biriydi. zeki, güzel, başarılı ve mavi gözlü bir dil öğrencisi. bende ne buluyordu herif diye sorar dururdu kendine eric. bir cevabı yoktu. zaten kafasındaki sorulara bir cevap bulabilseydi bu durumda olmayacaktı, öyle düşünüyordu. bircandan gelen mesajları okuduktan sonra, yarın sabah ne yapacağını düşündü uzun uzun. once ne yapabilirimi düşündü bir sure, sonra ne yapmaması gerektiğini. yapılabilecek bir sürü şey varken hiçbir şey yapmamak mı daha zordu, yoksa yapılacak bir şey yokken bir şeyler yapmaya çalışmak mı. eric'e göre  ilki daha zordu. elinden bir şey gelmese bile bir şeyler ortaya koyabilirdi insan ama elinden gelen bir şeyler varken hicbir şey yapmamak, öylece durup beklemek çok daha zordu. - bunun pişmanlığını yaşayanlar neyden bahsettiğimi daha iyi anlayacaklardır. -

sabah olmadan uyumalıyım diye düşündü ve bu düşünceden yaklaşık on iki dakika sonra ilaç yardımıyla uykuya daldı.

hayatta en çok korktuğu şey, aydınlık bir odada uyumak zorunda kalmaktı. dedesi öldüğü gece, evin bütün ışıklarını açıp sabaha kadar başında beklemişti. sekiz yaşındaydı ve bundan daha fazlası gelmemişti elinden.

dedesi acılar içinde öldüğü sıralarda, babası muhtemelen o esmer orospunun koynunda terlemelekle meşguldü. belki de değildi, belki de gerçekten mesaiye kalmıştı o gece. bu gerçeği babasından başka kimse bilmiyordu. birkaç yıl içinde babasınında bu soru  işaretleriyle beraber toprağa gömülmesini diledi. artık 7 yaşındaydı ve dedesinin morarmış bedeninin teneşirdeki görüntüsünün ne anlama geldiğini idrak edebilecek olgunluğa ulaşmıştı.

babaanesi anlatmıştı ona ölümü..

zaten kimse kimseye yaşamayı öğretmiyor, herkes herkese ölmemeyi öğretiyor. yapılması gerekenlerden değil, yapılmaması gerekenlerden bahsediyorlar.

özellikle de çocukken. birileri gelip işaret parmağıyla yanlış olanı gösteriyor sana ve bunu asla yapmaman gerektiğini söylüyor ama katiyen doğruyu gösterip yapman gerekeni öğretmiyorlar. sonra sende büyüyüp, böyle ne yapmaması gerektiğini bilen ama ne yapması gerektiği hakkında en ufak bir fikri bile olmayan vasıfsız bir adama dönüşüyorsun. bu hepimizin kaderi.


annesi, bitlenmesin diye saçlarını hep üç numaraya vururmuş eric'in. dedesinin taziyesine gelen krem rengi çoraplı kadınlar aralarında konuşurken duymuştu bunu.

ama o sıralar kurtarması gereken bir prenses vardı, dedesinin ölümüyle ilgilenmeyecek kadar meşguldü eric. hem üç numara sana yakışıyor demişti onur. onur neden yalan söylesin ki? bir 'onur' neden yalan söyler? üstelik lösemi hastasıysa ve 9 yaşında ölmüşse kesinlikle söylemez. keşke onur yalan söyleyebilecek kadar uzun yaşasaydı, en iyi arkadaşıydı eric'in. onur, eric'in peltek konuşmasına aldırmıyordu, eric'de onur'un dökülmüş saçlarına. aynı prensese aşık olmuşlardı. gözleri ve saçları vardı prensesin. üstelik, bir yetime ve bir lösemi hastasına göre çok daha sorunsuz nefes alıyordu.

ara sıra o prensesin gerçekten var olup olmadığını düşünür eric ve her seferinde bir sigara daha yakar.

sigara yakma eyleminin rahatlatıcı bir yanı var, içmesen de rahatlıyorsun. bunun tıpta da bir adı olduğuna eminim, okumuş bile olabilirim.

onur yaşıyor olsaydı şimdi, o da bircan'a aşık olur muydu acaba. peki ya bircan, eric'i sevdiği kadar sever miydi onu da.

dokuz yaşında ölen bir çocuğu herkes sever. peki ya sekiz yaşında ölmesi gerekirken, otuz dört yaşına kadar ölemeyen bir adamı? kim, neden sever ki?


bircan o kalın kitapları okuya okuya aklını kaçırdı. zaten öyle kalın kitaplar okuyup aklını kaçırmamak mümkün değil. çünkü o kitapları yazanlar akli dengesi yerinde kimseler değiller. yazmak deli işi. akli dengesi yerinde insanlar yalnızca, borç defterindeki veresiye notlarını hesaplarken kullanırlar kağıt kalemi. kağıt kalem kullanmanın en faydalı şekli budur belkide.

eric yazmayı beceremediği gibi okumayı da beceremiyordu.

4 senelik 3 üniversiteyi terk etmişti. bir ara, yalan söylemenin kötü birşey olduğunu, sokak köpeklerini sevdiğini ve kadınların cinsel bir obje olarak görülmesinden çok rahatsız olduğunu dile getirmişti bir muhabbet esnasında. birinin iyi sayılabilmesi için bunları söylemesi yeterlimiydi?

eğer yeterince kötü insan tanımamış olsaydım, belki..


birini, iyi biri olduğuna inandırmanın en iyi yolu, ona kötü biri olduğunu söylemektir. kötü olduğunu kabul edebilecek ve bunu karşısındakine söyleyebilecek dürüstlüğe sahip olan birinden kimseye zarar gelmez çünkü. kötülüğü kendinedir onun. karşısındaki insan, feleğin işkembe çorbasından yeterince içmişse eğer bilir, güvenilir biridir o. ama şunu da bilir ki, ne olursa olsun, güven tek kullanımlıktır..

felsefe dersinde, en güvendiğiniz insanın adını yazıp bunun sebebini açıklayın, diye tek soruluk bir sınav yapmıştı Derya hoca ve o kağıdı boş bırakmıştı eric. bir rivayete göre, derya hocayla böyle yakın dost olmaları da o boş kağıt sayesinde olmuştur..


eric uyandığında hava kararmak üzereydi, ağır ağır doğrultu yataktan. yine kafasının içinde milyarlarca anlamsız kelimeyle açmıştı gözlerini . o kelimelerden anlamlı bir cümle oluşturmak için çoğu zaman gözlerini bir noktaya diker ve bir aşçının lezzetli bir yemeği koklarken takındığı mimiklere benzeyen bir tavır takınırdı. bu anlamsız kelimelerin mide bulandırıcı bir tarafı vardı. ayarı bozulmuş bir dönme dolabın son sürat döndüğünü ve siz içindeyken bir daha asla durmayacağını düşünmekle aynı şeydi bu. belki daha kötüsü. büyük ihtimalle daha kötüsü..

haftanın en az bir iki günü bu şekilde güne başlamaya alışmıştı eric ama son bir aydır hemen hemen her sabah bu şekilde başlıyordu. biraz daha betimlemek gerekirse, bütün dünyayı sırtlayıp şınav çekmeye benziyordu eric'in içinin sıkıntısı. kendini dışarıya atıp başka şeylere odaklanmak işe yaramıyordu ve yataktan çıkmamak da bir çözüm olmaktan çıkmıştı artık. sanki dünya güneşin ve kendisinin etrafında dönmüyordu da eric hem güneşin hemde dünyanın etrafında dönüyordu. evet evet, bu betim daha uygun olmuştu.

komidinin üçüncü gözüne koyduğu bozuklukları avuçlayıp caddedeki fırına gitmek üzere sertçe çarptı kapıyı.

insanlarla sadece gerektiği kadar muhabbet ediyor, çok zorda kalmadıkça konuşmuyordu eric. anlatmak istediği şeyi en kısa şekilde nasıl ifade edebilirse o şekilde ediyordu. üç kelimeyle anlatılabilecek birşeyi beş kelimeyle anlatmak saçmaydı zaten. şiir okumayı sevmeyen bütün çocuklar gibi ericde aşırı betimlemelerin gereksiz olduğunu düşünüyordu. hatta eric'e göre betimlemenin her türlüsü boşunaydı, zaman kaybıydı.

simitçideki tezgahtar çocukla aralarındaki diyaloğu seviyordu eric. eliyle sayıyı işaret edip gülümsüyordu sadece,bu yetiyordu. yine böyle bir sahne yaşanmış ve elinde simit poşetiyle fırından çıkmıştı.

keşke herkesle bu şekilde anlaşabilsek diye düşünüyordu, fakat işe geç kaldığı sabahlarda taksiye binmek zorunda kalıyordu. bir taksiye bindiyseniz mutlaka taksiciyle şehrin eski yapısı, ülke gündemi ya da futbol gibi konularda konuşmak zorundasınızdır. özellikle istanbul'da yaşıyorsanız, bir taksiye binip taksiciyle muhabbet etmeme olasılığınız, ülkenin avrupa birliğine girme olasılığıyla hemen hemen aynı.


güneş iyiden iyiye hissettiriyordu artık kendini, belli ki aylardan nisandı. rengarenk laleler bütün ihtişamıyla açılıp saçılmış, kiraz ağaçları kendi kına gecesinde ağlayan gelinlik kızlar edasında süslenmişlerdi. bahar ayları, bu gezegenin mezuniyet törenleri. biz farkında değiliz ama, ağaçlar, kuşlar, kediler, köpekler yani bütün insan olmayanlar insan olanlara oranla daha neşeli ve daha bir güzeller bahar aylarında.. ne kışın o yoksullara hissettirdiği duygu var ne de yazın kuşlara çektirdiği eziyet var. yüreğinde bir tutam da olsa yaşama sevinci taşıyan herkes sever baharı.


eric elini sol göğsüne götürerek yüreğindeki o bir tutam yaşama sevincini kontrol etti, yerinde duruyor muydu, bilmiyordu. tek bildiği oralarda hissettiği şeyin kocaman bir boşluk olduğuydu. belki içi sevgi ve mutlulukla doluydu ama o boşlukta kayboluyordu bütün iyimser duygular. yapması gereken şey o boşluğun ne olduğunu bulmaktı. nereden geliyordu, neyden kaynaklanıyordu, hangi zamandan kalmaydı bu boşluk. çocukken çok sevdiği bir oyuncağını kaybettiğinde de buna benzer bir boşluk hissederdi ama bu onlar kadar basit bir boşluk değildi. bu daha derin ve daha geniş bir boşluktu. bütün iyi ve güzel duyguları içine alıp yok edecek kadar büyük bir boşluk. mis kokulu çiçekleri, cıvıldayan kuşları, dalga seslerini, yosun kokunu, güzel gözlü kızları, gülümseyen çocukları, kısacası uğruna yaşanacak bütün güzellikleri yok ediyordu bu boşluk.

bu mevsimde bir umudu olmalıydı insanın, yarından bir beklentisi olmalıydı.. en az üç şiir olmalıydı ezberinde, yeni bir romana başlamalıydı, yanyana olma hayalinin bile mutlu edeceği biri olmalıydı hayatında. sırt çantasını sırtlayıp, kırlarda, yollarda, daha önce hiç görmediği sahillerde kaybolmanın  düşünü kurmalıydı insan bu mevsimde.. bütün bunların farkında oluşu içindeki boşluğu daha da karanlık kılıyordu. öyle bir karanlık ki bu, avazın çıktığı kadar bağırsan da kimsenin seni duymayacağı bir yerde, duysalar bile orada yaşan kimsenin anlamayacağı bir dilde yardım istediğinin farkında olmak gibi nafile bir duyguyla dolu.


kırmızı kapılı binanın önünden geçerken alp geldi yine aklına. bu kapının eric için çok derin anlamları vardı. bütün kırmızı kapılarda olduğu gibi. alp'i ilk kez böyle bir kapıdan çıkarken görmüştü ve ilk kez o an, sanki şehrin bütün camilerinden, okullarından, bütün megafonlarından kendi kalp atışlarını dinlemişti. bütün şehir duymuştu eric'in kalbini, bundan emindi. peki ya alp duymuş muydu? işte bunu bilmiyordu. ve uzunca bir süre  öğrenmek adına hiçbir şey yapmadı. her gece pencerenin önüne oturup derin hayallere dalıyordu. sevmek, sevilmek adına yaptığı tek aktivite buydu. 

böyleydi eric, bütün ericler, bütün gerçek aşıklar gibi o da söyleyemeyecekti içinden geçenleri. belki bir şeyler söylecekti bir gün, ama asla içinden geçenleri tam olarak anlatamayacaktı ona. 

bunca dil tercümanı varken, neden bir tane yürek tercümanı olmaz ki diye düşünürdü bazen. neden biri gelip sevdiklerimize, uyumadan önce düşündüğümüz o sülietlerin sahiplerine, kalbimizin ritmini belirleyenlere yüreğimizin çevirisini yapmıyordu ki? ne güzel olmaz mıydı? bence atomu parçalara ayırmak, küresel ısınmayı önlemek hatta kanserin tedavisini bulmak bunun yanında hiçbir şey kalırdı. insan ömrü yüz yıl olsa ne olacak, her gece aynı tavana bakıp aynı gözyaşlarını döktükten sonra. bakın burası çok önemli, ağlamak kesinlikle iyi bir şey. ağlamak kötü değil, kötü olan birinin ağlamasına sebep olmak. birinin tek başına ağlamasına sebep olmak. birinin hıçkırıklarını kimse duymasın diye ağzını avuçlarıyla kapatarak ağlamasına sebep olmak.

ah o tavanlar yok mu, ben bir müteahhit olsaydım, evlere tavan koymazdım. bırakırdım insanlar göğe baksın geceleri, üşüyeceklerse üşüsünler. yalnızlığın soğuğu hangi santigrat dereceyle ölçülebilir ki? hangi ateş ısıtabilir buz tutmuş bir yüreği. 

hangi çatıya başımızı soksak, o haneye misafir sayılıyoruz. vatanımız, yuvamız yok sanki. ve daha kötüsü hiç olmayacak gibi duruyor.

göğsüne sarılıp ağlayacak birini hiç tanıyamayacağız. öyle birini bulsak, ağlayacak cesareti bulamayacağız kendimizde. hani bu öyle bir yalnızlık ki, kendi tabutunu kendisi sırtlamış bir mefta düşünün, kendi mezarını kendi elleriyle kazıyor. öyle bir yalnızlık.


dünyanın bütün elvedaları bizim, dünyanın bütün kapılarını bizim yüzüme kapadılar, bütün seni sevmiyorumların sahibi biziz, biziz bu karanlık gecelerin sahibi.

Bu blogdaki popüler yayınlar

çitlembik ağacı

doğduğum ev

bir balkon