doğduğum ev

doğduğum ev gecekondudan halliceydi.tüm pencereleri yıkık, böceklerin sürüyle yaşadığı asla ısınmayan bir ev. pencereden dışarı baktığımda yalnızca bahçedeki ağaçları görebiliyordum. dünyam da o kadardı zaten. bacaklarımı demir parmaklıklar arasından sallandırır, o zamanlar şimdiye oranla daha popüler olan bayat ekmek/domates menüsünü afiyetle yer, bazen dünyanın hakimi olduğumu, bazen de dünya kupası finalinde gol attığımı falan hayal ederdim. o pencereden, gündüzleri güneş ışığı, geceleri de sokak lambasının etrafa yaydığı aydınlık dolardı içeri. o zamanlar da devrik cümleler kurmayı severdim ama yazmak gibi saçma fikirlerim yoktu. ki hala kalemi bi değişik tutar, harfleri de tersinden yazarım. ters adamım, bilirsiniz. 
bazen babannemin elinde poşetlerle kapıdan girmesini beklerdim o pencerede, bazen de kar tanelerini seyredip, yerlerin daha çok kar tutması için tanrıya dua ederdim. tabii o zamanlar tanrıya, allah demek gerekiyordu. bende bu düzeni bozmuyordum. o kadar çok dua ederdim ki çocukken, inanın bana o dönemler cami imamı olmayı muhtemelen bir soruyla falan kaçırmışımdır. üstelik de her gece aynı şeyleri dilerdim. her gece. al capone kadar şanslı da değildim. tanrının çalışma sistemini öğrendiğimde büyümüştüm ve o hayallerimin de artık hiçbir anlamı kalmamıştı. büyümek, bir çocuğun başına gelebilecek en kötü şey. hayır abartmıyorum, gerçekten öyle. ben kendimi bildim bileli büyümekten nefret etmişimdir. yaşıtlarım, yaşlarını bir yaş büyük söylerken, bir an önce büyümek isterken, benim çocukluğum hep bir önceki senemi özleyerek geçmişti. dedim ya biraz ters adamım. genelde çevremdekilerle aynı fikirde olmamaya gayret gösteririm. herkes benimle aynı fikirdeyse, artık orada kalmak için bir sebep kalmamıştır. kalmak için bir sebep yoksa sonunu düşünmeden gitmeli insan. bazen de gitmemek için bir sebep yoktur, o yüzden gidersin ama bu konulara pek takılmamak lazım.
neyse konumuza dönelim. çocukluk filan derken büyüdük, eski masum bakışların yerini biraz daha sinsi, biraz daha nabza göre şerbet veren kaşarlanmış bakışlar aldı. çıkarımız olmadan bakkala bile gitmemeye başladık. ben bunu pek yapmazdım gerçi, komşu ebeveynler beni sever. dedim ya nabza göre şerbet verdiğimiz yıllardayız. salt iyilik, salt kötülük yok artık. birini iyi ya da kötü diye sınıflandırmak 80'lere göre daha zor, 70'lere göre imkansız. 70'lerde sen yoktun ki oğlum diyenleriniz olacak, işte bu tip insanlar hayatı boyunca bütün güzelliklere uzaktan bakıp, artı yönlerini inceleyip keyif almak yerine, bir eksik bulsam da eleştirsem kafasında olan, bütün herkes ağaca dalarken, yerden düşenleri toplayan, bisikletiyle kimseye tur vermeyen, o şişko ve sivilceli çocuklar. bunları mahalle maçlarında adam eksik diye kaleye geçirirdik, bilerek gol yerlerdi. hala aynılar. mümkünse onları dışarıya alalım.

evet fazlalıklardan da kurtulduğumuza göre, asıl konumuza tekrar dönelim.
sonra yıllar geçti, çocukken uçuk hayaller kurduğum o pencereyi bir öğlen vakti yıktılar. demirlerini söküp bir hurdacıya sattım. bunu yaparken de hiç utanmadım nedense. o parayla gidip cd dvd falan almışımdır muhtemelen. şimdi tam hatırlamıyorum. vefasızlığın vefasızlık sayılmadığı, dondurma almak uğruna her türlü çakallığın meşru olduğu yıllar. yüzümüzdeki sivilcelerden mimiklerimiz anlaşılmıyor. haliyle sürekli gülüyoruz, ağlanacak halimize.. 
bir kaç ay mahalledeki başka bir binanın giriş katında oturduk.  biriyle ilk kez o evde öpüşmüştüm. benim için uğurlu bir evdi. alkole başlayıp günümüzü gün ediyorduk. sanırım lise yılları. o evde saçma sapan zamanlar geçiriyordum. o kadar kalabalıktı ki etrafım, abartmıyorum, her hafta bir doğum günü kutluyorduk. şimdi düşününce bana da aramızda dümen yapanlar varmış gibi geliyor. ama tabi o zaman herşey tıkırında, üfle güneş sönsün, dünya götüme dönsün modundayız. hatta bir ara msn nick'i bile yapmıştım bunu.
gelelim şimdiye. şimdi o ayve, ciklembik ağaçlarının, o mavi demir parmaklıkların olduğu yerde beş katlı afili bir bina var. eskiden iki oda bir salon konseptinde yaşarken şimdi iki katlı, toplamda altı odanın olduğu, ama bir odadan diğer odaya kimsenin seslenmediği bir tuğla yığınında yaşıyoruz. bu evin tek iyi yanı, ilkokulda su içmek için o bize uğradığımızda ''eviniz de hiç güzel değilmiş lan'' diyen orospu çocuğu gökhanla karşılaşıp, gel lan kalacak yerin yoksa bizim odalardan birini ayarlayayım, bize fazla zaten, diyebilme ihtimali. insanlara gösteriş yapmaktan ve gösteriş yapan insanlardan nefret ederim. şu hayatta en çok nefret ettiğim ilk üç şeyden biri. beni yakınen tanıyanlar bilir bunu. -ama şimdi yani gökhancığım, orospu çocuğunun önde gideni olmasan, zaten o cümleyi kurmazdın. o yüzden hiç darılma gücenme yok. belki birgün bunları okursan, hani bir öğlen vakti, yanlışlıkla(!), sol dizimin çenene çarpması sonucu üst dişlerinin kırıldığı o günü hatırla.  seni seviyorum.

az önce pencereden dışarıyı seyrettim. eskiden yalnızca ayve ağaçlarını, sokak kaldırımlarını, bahçe duvarlarını görüyorken, şimdi şehrin yarısını görebiliyorum. -gerçi bunun için ayaklarının altına bir tabure almak ve biraz da parmak ucuna kalkmak gerekiyor ama olsun. bunlar hep çarpık kentleşme. Jack london olsa belki karşıdaki binayı yıkardı, manzarayı bozan tek yapı o çünkü. bense sadece, yazları o binanın çatısına erik çekirdeği falan fırlatabiliyorum. keşke dublinli doğsaydım.. bazen bunu düşünüyorum- 

düşündüm bir süre, eskiden o daracık manzaradan, gördüğüm o ufak tefek silüetlerin bana ifade ettiği anlamlardan ne çok mutlu olurdum. yansımalar azdı, tablo ufaktı belki ama mutluluklarımız kocamandı. eskiden olsa pencerede domates ekmek yerken mutlu olurdum, şimdi balkonda pizza yerken, yaşamın sırtıma bindirdiği yükleri hissediyorum..

kapatalım, bu konudan sıkıldım. bunlar, az evvel hunharca şınav mekik çeken biri için fazla iddialı cümleler. böyle havalarda insanın içini dökebileceği biri olmalı hayatında. Serdarın arkadaşı olacak orospuyla nispet yaparcasına konuşmaları canımı sıkıyor. kaç gün oldu ayrılırlar diye bekledim, yok. bana mısın demiyorlar. ben bi de bu ikilinin yanında üçüncü kişi olarak tatile gideceğim. Oğlum diye demiyorum ama gurur duyuyorum, duygusuz piç rolü oynasada adam mecnun oldu, dağları deldi..
benden bi bok olmaz. mahirin bile nazlısı var, ben hala damsız girilmeyen mekanlara kapıdan bakıyorum. 
galiba bunlar hep küresel sermaye. cinsiyetçi söylem olarak algılamayın ama, sermayenin de gökhanın da avradını sikeyim.

Bu blogdaki popüler yayınlar

çitlembik ağacı

bir balkon